About the Author

YeşilDerman

Hava

Beyaz örtünün altında buz tutan göl derin bir uykuda. Cankurtan / Ankara

Gıda denilince akla ilk olarak ağız yoluyla vücuda alınan ve mide – bağırsak yoluyla da sindirilen şeyler geliyor. Oysa gıdanın bir anlamı da vücudu ve hatta zihni besleyen şeyler demektir. Bu nedenle insanın ilk gıdası anne sütünü veya “doğum aşılarını” saymazsak yeryüzüne geldiği anda içine çektiği ilk şey olan havadır. Ve yine insanın bu dünyadan göçmeden önce tadına baktığı son şey de havadır. Sadece hava denilen gıdanın sindirim yeri farklıdır, o kadar. Havayı mide – bağırsak değil akciğer sindirir. Kısaca hava, insanı ilk anından son anına kadar besleyen yegane şeydir. Peki bu kadar önemli bir gıda olan hava hakkında ne biliyoruz.

Suyun hidrojen ve oksijenden ibaret olması gibi hava denilen şey de; azot (%78), oksijen(%20), argon(%1) ve karbondioksit(%0,03) gibi elementlerden ibarettir. Yani içimize aldığımız havada zannedilenin aksine oksijen değil azot daha fazladır. Havanın yer yüzünden gök yüzüne doğru 150 km boyunca uzanan haline kısaca atmosfer denmektedir.

Burada küçük bir parantez açarak belirtmek gerekir ki, milyarlarca dolar harcanarak diğer gezegenlerde aranan ilk şey aslında “hayat” değil işte bu “havadır.” Mantık basittir; hava olan yerde hayat da olacaktır, olmalıdır. Ama işin ironik ve ibretlik tarafı, insanlık elindeki “gerçek” ve “bedava” olan havayı har vurup harman savururken; bir “hayal” uğruna “milyar dolarları” harcamaktadır. Görünen o ki, ay ve güneş tutulmasının saniyesine kadar hesaplayan insanlık, kendi akıl tutulması karşısında çaresiz kalmıştır.

Konuya geri dönecek olursak, nefes almak demek, en kaba tarifle yer yüzündeki havanın içimize çekilerek akciğerlerimiz vasıtasıyla kanımıza hava almaktan ibarettir. Burada kan ve kan damarlarının görevi havalandırma borularıyla aynıdır. Hava, havalandırma borularından çok, havalanması gereken odalar içindir ki o odalar vücutta hücre adını alır. Her bir daire bir organ, bina ise tüm bedendir.

Hava, tüketilen diğer tüm gıdalar gibi içeriği bilinerek tüketilmesi gereken bir besindir. Yani tüketilen gıdaların etiketine bakıldığı kadar havanın da etiketini kontrol etmek gerekir. Peki havanın etiketi nerededir ve bu etiketi kim verir. Başta gelen herkesin bildiği etiket kokudur ve etiketlemeyi de burun yapar. Bir yerde kötü koku varsa oranın havası kötüdür. İnsan, nasıl sadece belirli bir desibel aralığındaki sesleri duyuyor ve duyamadığı sesleri inkar etmiyorsa koku için de aynı durum geçerlidir. Bir köpek kadar koku alamamak veya sadece herhangi bir koku alamamak “o kokukunun yani havanın aslında orada olmadığı” anlamına gelmez.

Havanın saflığı elbette sadece kokuyla anlaşılmaz. Öyle ki, kimi zaman “güzel” kokan şeyler aslında “kötü” havanın etiketidir. Bunun en bariz örneği parfüm, deodorant, oda spreyi ve deterjan gibi doğrudan tüketicilerini “kötü olmadığına” inandırmak amacıyla bir araya getirilmiş kimyasal tertiplerdir. Bu kimyasal formulllere karşı insanın kendini koruyabileceği basit bir formul vardır; “güzel kokan şey doğal halindeyse iyidir; güzel kokan şey insan eliyle ortaya çıkmışsa aldatıcıdır, hem de çok kötüdür.”

Şuna tüm kalbinizle inanabilirsiniz. Endüstrinin yani sermayenin gücü yetse “pis kokan fabrika bacalarından güzel kokular salabilir.” Ve daha acısı şuna da emin olabilirsiniz ki, bir fabrikadan “güzel” kokular yayılınca milyonlarca insan o fabrikadan kendi şehrine de isteyecektir. Yoksa, sırf güzel kokuyor diye “etiketine” hiç bakmadan vücuda sıkılan kimyasal formüllerin başka bir izahı olamaz.

Kısaca hem kendi bedenimizdeki odalara yani hücrelere, hem evimize, hem şehrimize aldığımız hava birbirine sıkı sıkıya bağlıdır. Bu havalardan en kolay bozulup, en hızlı etkisini göstereni bedene alınan havadır. Ama bedenlere alınan havalar, dünyanın da havasını bozmaktadır. Ve dahası dünyanın bozulan havası, bedeni de bozmaktadır.

“Benim ülkemdeki fabrikaların insanların havasına ne zararı olabilir?” diyerek uluslararası temiz hava sözleşmelerinden çekilen devlet başkanı ne kadar cahilse, “Benim parfümün dünyanın havasına ne zararı olabilir?” diyen kişi de o kadar cahil kalmaktadır.

Özetle, saf gıdaların başında hava gelmektedir. İnsan ne yediğine dikkat etmezse midesi hangi havayı yediğine dikkat etmezse ciğeri yanar. Saf gıdaların sağlığa faydaları gibi temiz hava da sağlığa bir çok faydası ile az ötedeki doğada öylece durmaktadır. Tercih yine insanın.

Düşünmek Üzerine

Çok fazla düşünmeden önüne gelenleri tüketen koyunlar. Acelle Yaylası / Sakarya

Ne garip şu dünya. Kalabalıklar içinde yalnız ama yalnızken kalabalıklar içindeyiz.

İçimizin en derinlerinde başlıyor yalnızlıklar ve kalabalıklar. Bir hücreyken karanlıklar içinde hepimiz, o derin karanlıkta tek tek çoğaldık her gün. Öyle ya, gözle görünmez birer hücreydik hepimiz, hiçlikten gelmeden hemen önce.

Ürperiyor insan, geldiği karanlığın derinliğini düşündükçe. Her anı, sanki her an “öyleymişiz” gibi yaşadık. Oysa akan bir nehirde, bilinmez bir hızda ama nehrin uzunluğuna göre çok kısa bir aralıkta akıp giden saman çöpünün üstündeki karıncalar gibiydik. Çöpe yön verirken, nehri beğenmeyenler de bizdik.

Bebektik, anne babamız vardı. Çocuk olduk, akrabaları öğrendik. Büyüdük arkadaş olduk. Kendimizi her aşamada bir şekilde bir yere ait hissettik. Öyle ki daha da büyüdük, milleti tanıdık. Hatta bu millet için tanıdıklardan geçmeyi bile öğrendik. Sonra bir karanlıkta yine tek kalmayı duyduk ve hatta o karanlığa nicesini koyduk.

Bugün kaybettiğimiz en kıymetli beceri düşünmek. Kendi hakkımızda ve varlığımız hakkında. Düşünerek; bir hücreden, bir evrene; evrenden yine toz zerresine yol çizebilmek.

Düşünmüyoruz. “Kendimizi” hiç düşünmüyoruz. Kendimizi düşünmediğimizden, başkasını düşünmeyi de düşünmüyoruz.

Düşünmenin, hayvanlar gibi yaşam ihtiyaçlarını gidermenin ötesinde daha değerli bir şey olduğunu hatrımıza getirmiyoruz.

Bir hücremiz kadar evrene, evren kadar bir hücremize hizmet etmiyoruz.

Geliyoruz, gidiyoruz.

Ekmek – Rustik

Yeşil Derman Mutfak’ta dostlarla birlikte ilk pişen ekmeklerden. YD Mutfak – 2018

Yeşil Derman Mutfak sizlerle çok güzel bir gün geçirdi. Keyfimize diyecek yok. Çünkü bugün “yuvacık” (ekşi mayamız) ilk ekmeğini verdi. Sizler de evlerinizi ekşi maya ekmeği ile mis kokutmaya hazır mısınız?

Yapımı 7 gün süren ekşi maya tarifini vermiş mayayı en son buzdolabına kaldırmıştık. Şimdi onu tekrar kıvama getirip ekmeği yoğurmaya başlayalım. Hazır olan ekşi mayamızı 3 kaşık tam buğday unu yarım çay bardağı su ile besleyip büyük boy cam kavanoza aktaralım. Kaloriferin üzerine koyup kabarmasını bekleyelim. Kavanoza ip veya lastik bağlarsanız ne kadar kabardığını kolayca takip edebilirsiniz.

Geniş bir kapta 250 gram (2,5 su bardağı) tam buğday unu ve 500 gram (5 su bardağı) unu 1 tatlı kaşığı kaya tuzunu karıştıralım. 1 su bardağı ekşi maya ilave edelim. Mayanın artan kısmını sonra tekrar kullanmak üzere un ve su ile besleyip buzdolabına kaldıralım.

Hamur karışımına 3,5 bardak su ilave edip yoğuralım. Hamurun yapısı ele yapışan bir kıvamda olmalı. Havlu ile kabın üzerini örtüp mayalanmaya bırakalım. Biz akşam yapmaya başladığımız için sabaha kadar mayalanmasını beklemiş olduk.

Sabah olduğunda hamurumuz artık iyice gevşemiş ve dinlenmişti.

Gözenekleri tam olmasa da, ilk olan her zaman en güzelidir. YD Mutfak – 2018

Pişirme kısmında herkes kendi fırınına ayar yapmalı. Biz fırınımızı fanlı alt üst 200-250 dereceye ayarlamıştık. Fırın kaplarımızı ısıtıp içlerine çok hafif zeytinyağ sürüp hamuru aktaralım. Ekmeğin kızarması için hamurun üzerine biraz su sürelim ve görsellik için un serpelim. Bıçakla şekil de verelim. Isınmış ve içinde biraz su olan fırın tepsisine kaplarımızı yerleştirelim. Artık pişmeye hazırlar. 30-40 dk içinde hazır olacaktır.

Ekmekler kabarıp üstü kızardığında alt üst ayarında değişiklikler yapabilirsiniz. Yanmayıp içinin de piştiğinden emin olmak için bıçak batırıp test edebilirsiniz. Ekşi mayalı ekmeğiniz yuvanızı mis kokutmuşsa bu iş oldu demektir.

Ekşi Maya

Ekşi Maya Nedir?

Ekşi maya demek, tam buğday unuyla suyun karışımında ortaya çıkan mikroorganizma demektir. Yani maya bildiğiniz nefes alan, beslenen, büyüyen ve ölen bir canlıdır. Daha doğrusu canlılar topluluğudur. Bu yüzden mayayı sadece basit bir gıda olarak değil, sizlere gıdalar hazırlayan evcil hayvanlarınız olarak düşünmeniz daha doğru olur.

Ekşi Maya Tarihi

Ekşi mayanın tarihi hakkında kaynaklarda çok çeşitli bilgiler yer almaktadır. Tam olarak ne zaman ortaya çıktığı, ilk kimin kullandığı kesin olarak bilinmemektedir. Ancak milattan önce 4000 yıllarında Mısır’da ilk olarak kullanıldığına dair tarihi vesikalara ulaşılmıştır.

Herşeyin başladığı nokta. Biraz un, biraz su. Hepsi bu. YD Mutfak – 2018

Ekşi Maya Hazırlamak İçin Gerekli Olanlar

Ekşi Mayanın hazırlanışı için iki temel gıdaya ihtiyaç bulunmaktadır. Un ve su. Bu kadar. Başka en ufak bir şeye ihtiyacınız olmasa da herkesin ekşi mayasının aynı olmaması veya hiç olmamasının nedenlerine konunun başında değinmekte yarar var.

Öncelikle ilk olarak, un denildiğinde herkesin aklına aynı şey gelse de, içerik olarak unlar çok çeşitlidir. Buğdayın öğütülerek ve elenmek dahil hiç bir başkaca işlemden geçmeden ortaya çıkan haline “tam” denir. Ekşi maya hazırlamak ve sonrasında beslemek için kullanılan un da işte unun bu “tam” halidir.

Burada ikinci olarak altı çizilmesi gereken husus, buğdayın çeşididir. Buğdayın, tıpkı domates, zeytin, biber ve daha nicesi gibi tek bir çeşidi yoktur. Karakılçık, İza, Kızıl Anadolu, Kavılca, Siyez ve Dinkel gibi onlarca çeşidi vardır. “Yeşil Derman ailesi olarak bizler ekşi maya için, “Karakılçık” olarak bilinen bir buğday çeşidinin “tam” halini kullanıyoruz. Ancak sizler elbette başka bir buğday çeşidinin tam halini tercih edebilirsiniz.

Bu aşamada dikkat edilmesi gereken husus, marketlerde satılan paketli endüstriyel “tam” buğday unlarının bozulmaması yani “mikroorganizmalar” barındırmaması için çeşitli işlemlerden geçirilmesi söz konusu olabilmektedir. Bunun sonucu olarak da ekşi mayayı ortaya çıkaracak mikroorganizmalar da gelişememektedir.

Ekşi mayayı hazırlarken kullandığımız tam buğday unu kadar, suyun niteliği ve ortam sıcaklığı da ekşi mayanın oluşumuna ve gelişimine etki eder. Dahası her evin mikrobiyotası, yani o evde yaşayanların oluşturdukları bakteri florası da kendine has olduğundan bu husus dahi ekşi mayanın gelişimine müspet veya menfi etki etmektedir. Bu nedenle aşağıda geniş olarak izah olunacak ekşi maya hazırlanışı aşamalarını tamamen aynı olarak yaptığınızı düşünseniz de, steril bir laboratuvar ortamında çalışmadığınız müddetçe elde edeceğiniz sonuçlar aynı süreçleri takip eden kapı komşunuzla aynı olmayabilir.

İki temel ihtiyaçtan sonra, maya gelişimini iyi bir şekilde takip edebilmek için bir cam kavanoza ve lastiğe de ihtiyacınız var. Cam kavanoz gözeneklerin yapısına, lastik ise mayanın gelişim kapasitesi hakkında fikir verecektir.

Son olarak ekşi maya hazırlama sürecinde hassas bir mutfak terazisi de çok büyük yardımcı olacaktır. Çünkü ekşi maya hazırlama, besleme ve sonrasında ekmek yapma aşamalarında göz kararı “doğru” karışımlar yapmak oldukça zordur. Dahası eğer süreç sonunda elde ettiğiniz şeyden memnun olmazsanız, nerede, neyi ve ne kadar değiştirmeniz gerektiğini de anlayamazsınız. Kısaca ölçmeden, değerlendiremezsiniz.

Sonuç olarak işe koyulmadan önce elimizde olması gerekenler ve tüm süreç boyunca kullanacak olduğumuz malzemeler, tam buğday unu, içme suyu, ahşap kaşık, cam kavanoz, lastik ve mutfak terazisi.

Haydi şimdi başlayalım.

Ekşi Mayayı Hazırlama Aşamaları

Yukarıda anlattığımız tüm hususları göz önünde tutarak aşağıdaki adımları takip ederseniz 5 – 7 gün içinde kendi ekşi mayanıza sahip olabilirsiniz.

  1. Gün: Mayanız hazırlık aşamasında 24 saat esasına dayalı bir bakım isteyecektir. Bu yüzden un ve suyu bir araya getireceğiniz saate dikkat edin. 1. gün yapmanız gereken 10 gr (1 yemek kaşığı) un ve 10 gr (1 yemek kaşığı) ılık (85 derece) suyu karıştırıp, cam bir kavanozda karışımın üst kısmında lastikle işaretli olarak üstü örtülü olarak, ikinci gün işleme kadar ellenmeyecek bir köşede -çocuklu aileler için önemli bir nokta-, bu karışımı oda sıcaklığında (21 derece) bekletmeye almanızdır.
  2. Gün: Yine aynı saatte mevcut 20 gr ağırlığındaki karışımınızı; 40 gr un ve 40 gr ılık (85 derece) suyla beslemelisiniz. Teknik olarak buna (20/40/40) şeklinde besleme yaptığınız için (1/2/2) besleme denir. Ekmek yapanlar bu oranları çok sevdiğinden sizlerin de bu oranlara alışmanızı tavsiye ederiz.
  3. Gün: Yine aynı saatte elinizdeki 100 gr ağırlığındaki karışımın üstünden 50 gr alınır ve kenara ayrılır. Geriye kalan 50 gr yine (1/2/2) oranında beslenir. Bu da 50 gr mevcut karışım, 100 gr un ve 100 gr ılık (85 derece) su demektir.
  4. Gün: Bugün elinizde 250 gr karışım bulunmaktadır. Yine 250 gr ağırlığındaki bu karışımın üstünden 200 gr alınır ve kenara ayrılır. Geriye kalan 50 gr yine (1/2/2) oranında beslenir. Bu da 50 gr mevcut karışım, 100 gr un ve 100 gr ılık (85 derece) su demektir.
  5. Gün: Dördüncü gün yapılan işlem aynen tekrar edilir.
  6. Gün: Beşinci gün yapılan işlem aynen tekrar edilir.
  7. Gün: Bir önceki güne göre mayanın lastiğe göre iki kat büyüdüğünü görebiliyorsanız ve gözenekli bir yapı ve ekşi bir koku oluştuysa mayanız olmuş demektir.
Yedi günlük besleme süreci sonunda oluşan bir ekşi maya. YD Mutfak – 2018

Ekşi Mayanın Saklanması

Ekşi mayanın olduğuna kanaat getirdikten sonra, ekmekçilerin adeti olduğu üzere kendisine bir isim vererek, dolapta +4 derecede saklamaya alıyoruz. Eğer dolabınızda bunu ayarlama imkanınız yoksa, bu kısım genellikle dolaplarda buzluktan en uzak köşedir.