Ötüşen İnsanlar

İstanbul’dan Yeşil Derman Çiftliği’ne uzanan yolun en güzel kısmı. Çanakkale Boğazı. Aralık – 2017

Konuşurken aslında konuşamadığınızı hiç fark ettiniz mi? Konuşmanın ne olduğu insanlık için uzun yıllar önce unutulan ama asla önemini yitirmemiş bir mesele. Çünkü insan düşünen ve düşüncelerini ifade etmek için konuşan bir varlıktır. Eskilerin deyimiyle, nefsi natıka sahibidir.

Öyle ya, kuşlar mesela ötüşürler. Yuva kurmak, bir yerde yemek olduğunu belirtmek veya düşmanın geldiğini haber vermek için ötüşürler. Yani ötüşmelerindeki asıl gaye “bedeni ihtiyaçlarını” gidermektir. Diğer tüm hayvanlarda yine “bedeni ihtiyaçları” için kendi dillerinde iletişim kurarlar. Oysa insanın konuşması; aklı ve aklın sürekli ürettiği ürün olan fikirleri paylaşmak içindir. En azından öyle olmalıdır.

Peki insan, aklını bir kenara bırakarak tıpkı diğer hayvanlar gibi “sadece bedeni ihtiyaçlarını” gidermek için iletişim kurduğunda aslında konuşuyor oluyor mu bu soru çok kafa karıştırıcı.

Bugün sokakta birini çevirsek ve “evde ailenle ne konuşuyorsun?” diye sorsak; muhtemelen “bedeni ihtiyaçlar çerçevesinde” bir takım hususlar sayar. “İş durumları, tatil planları, çocuğun okulu, evin ihtiyaçları, dünyanın siyasi ve ekonomik durumları” gibi. Bu göstermektedir ki aslında o kişinin, ailesiyle konuştuğu bir şey yoktur. Ailesiyle karşılıklı ötüşmektedir. Bu da göstermektedir ki, o kişi – kesinlikle hakaret olarak değil yaratılış ve fennin gereği- “hayvani” seviyeyi henüz aşamamıştır.

Çok da uzak olmayan, henüz maddelere tapılmadığı zamanlarda dünyanın her yerinde “bedeni ihtiyaçları” çerçevesinde yaşayan insanlar değil, maddeden uzak “ruhi ihtiyaçlar” için yaşayan insanlar daha çok kıymet görürdü. Bunların söylediklerine değer verilir, bunlarla konuşmak için can atılırdı. Yüzlerce dönüm arazisi olan beylerin, kralların değil; sırtındaki hırkasından başka birşeyi olmayan dervişin, çıplak olarak girdiği fıçıdan dünyaya hükmeden krala fırça atan filozofun, kilisedeki papazın, tapınaktaki budist rahibin sözüne kulak verilirdi.

Sonra ne olduysa tüm dünya modern bilim adı altında “maddeye tapmaya” başladı. Oysa madde tıpkı mana gibi dün de aynıydı bugün de aynı. Herkes maddelerin formülü hakkında ötüşmeye başlayarak; bırak “mutluluğun formülünü” konuşmak onu maddeci şarkılarda heba etti.

Sahi bugün acaba hangi evde mutluluk üzerine konuşuluyor. Hangi ev aşkı “maddeden öte yaşıyor.” Kim, kimi ve neyi neden sevmediğini maddeden ayrı düşünebiliyor ve paylaşabiliyor. Hayatın anlamı üzerine hangi çocuk annesine babasına soru sormayı aklına getirebiliyor veya dahası hangi ebeveyn insanın manası üzerine çocuğuna bir şeyler anlatıyor.

Her gün televizyonlarda zerre kadar bir maddeyi “öleceğiz” diye tartışırken, zerre kadar bir manayı “öleceğiz” diye konuşmaktan aciz olmak.
Virüsün hepimize bulaştığı ortada.

Konuşabilenlere selam olsun.

Tarhana

Sabahın ilk ışıklarıyla bir bardak tarhana tüm evi sevgi kokutuyor. YD Mutfak / İstanbul

Bulutlar geçiyor köyün üzerinden. Herkes gün doğmadan evvel uyanıyor. Güneş doğduğunda bütün işler çoktan yarılanmış, hayvan dostlarla ilgilenilmiş ve sobada ısınmış oluyor ekmekler. Evin etrafı da süpürülmüş, çalı süpürgesi değmedik yer kalmamış.

Sobanın üzerinde tarhana çorbası pişmiş, bir taşım kaynamış çoktan da dumanı tütüyor. Yer sofrasının ortasındaki tek tastan içiliyor. Ev ahalisi en az sofranın üstü kadar muhabbetle iç içe oturuyor.

Güneş battığında bütün işler bitmiş oluyor. Yine aynı tas yine aynı tarhana çorbası geliyor önlerine. Belki yokluktan ama başka şeye gerek var mı gülümsüyor hepsi işte. Şükrediyorlar. Akşamın soğuğu dışarda kalıyor. İçleri ısınıyor tüm ferdlerin çorbadan mıdır yeni yakılmış sobadan mıdır bilinmez.

Hayal gibi geldi değil mi? O zamanlarda da türlü türlü dertler vardı muhtemelen. Ama muhabbet de ümit de boldu kalplerde. Az olan çoktu. Market yoktu, makarna yoktu ama çok “tarhana” vardı.

Her evde pişer, her “anne” bilirdi. Her ninenin yaptığı daha başka daha bir güzel olurdu sanki.

Tarhana “yuva” demekti. Samimiyet, masumiyet ve şefkat kokan tarhana aslında kendisi gibi olan çocukluğumuza da açılan pencereydi.

Ninemizin zaman öpücüğü konmuş benekli ve kırışmış elleriyle yaptığı, yaparken bol bol dua kattığı doğal aşıydı tarhana çorbası.

Eskiye; saf ve sade olana ama en çok da samimi olana ait ne varsa içindekiler kısmı da bunlardan ibaretti.

Evlere güneş girmez, mutfak ocakları tütmez olduğundan beri artık “anane” tarhanası pişmiyor. Dip dibe oturanların torunları artık aynı anda sofraya bile oturamadığından güneş battığında, hava kadar evler de biraz soğuyor sanki. Belki de bu yüzden, o son soba evden çıktığından beri hiç bir ev eskisi kadar ısınmıyor artık.

Hepimiz bu kadar ümitsizken ve dünya kaos içindeyken kalkıp bir tarhana çorbası pişirelim. Önce ocağımızda sonra gönlümüzde. Ninemizin deyimiyle kendimize de çok kahır vermeyelim.

Şehirde de olsa her yuva kendi içinde bir köy demek. Bizlere düşen tarhanayı sofradan eksik etmemek.

Bu coğrafyanın evlatlarının, ömürlerinin “altın saatlerinde” paylaşılan kahve fotoğraflarına değil, tarhana yapmaya, tarhana pişirmeye, tarhana içmeye ihtiyacı var.

Bir nesli tarhanasız atlarsak tarhana da biter. Tarhana bittiğinde yuva, emek ve sevgi de hazır çorbalara döner.

Daha neler yazılır, tarhanadan ne şiirler, romanlar çıkar şimdilik burada bitirelim.

Tarhana kadar iç ısıtan günlere kavuşmak temennisi ile.
Mutfaktan sevgiler.

Düşünmek Üzerine

Çok fazla düşünmeden önüne gelenleri tüketen koyunlar. Acelle Yaylası / Sakarya

Ne garip şu dünya. Kalabalıklar içinde yalnız ama yalnızken kalabalıklar içindeyiz.

İçimizin en derinlerinde başlıyor yalnızlıklar ve kalabalıklar. Bir hücreyken karanlıklar içinde hepimiz, o derin karanlıkta tek tek çoğaldık her gün. Öyle ya, gözle görünmez birer hücreydik hepimiz, hiçlikten gelmeden hemen önce.

Ürperiyor insan, geldiği karanlığın derinliğini düşündükçe. Her anı, sanki her an “öyleymişiz” gibi yaşadık. Oysa akan bir nehirde, bilinmez bir hızda ama nehrin uzunluğuna göre çok kısa bir aralıkta akıp giden saman çöpünün üstündeki karıncalar gibiydik. Çöpe yön verirken, nehri beğenmeyenler de bizdik.

Bebektik, anne babamız vardı. Çocuk olduk, akrabaları öğrendik. Büyüdük arkadaş olduk. Kendimizi her aşamada bir şekilde bir yere ait hissettik. Öyle ki daha da büyüdük, milleti tanıdık. Hatta bu millet için tanıdıklardan geçmeyi bile öğrendik. Sonra bir karanlıkta yine tek kalmayı duyduk ve hatta o karanlığa nicesini koyduk.

Bugün kaybettiğimiz en kıymetli beceri düşünmek. Kendi hakkımızda ve varlığımız hakkında. Düşünerek; bir hücreden, bir evrene; evrenden yine toz zerresine yol çizebilmek.

Düşünmüyoruz. “Kendimizi” hiç düşünmüyoruz. Kendimizi düşünmediğimizden, başkasını düşünmeyi de düşünmüyoruz.

Düşünmenin, hayvanlar gibi yaşam ihtiyaçlarını gidermenin ötesinde daha değerli bir şey olduğunu hatrımıza getirmiyoruz.

Bir hücremiz kadar evrene, evren kadar bir hücremize hizmet etmiyoruz.

Geliyoruz, gidiyoruz.

Ekmek – Rustik

Yeşil Derman Mutfak’ta dostlarla birlikte ilk pişen ekmeklerden. YD Mutfak – 2018

Yeşil Derman Mutfak sizlerle çok güzel bir gün geçirdi. Keyfimize diyecek yok. Çünkü bugün “yuvacık” (ekşi mayamız) ilk ekmeğini verdi. Sizler de evlerinizi ekşi maya ekmeği ile mis kokutmaya hazır mısınız?

Yapımı 7 gün süren ekşi maya tarifini vermiş mayayı en son buzdolabına kaldırmıştık. Şimdi onu tekrar kıvama getirip ekmeği yoğurmaya başlayalım. Hazır olan ekşi mayamızı 3 kaşık tam buğday unu yarım çay bardağı su ile besleyip büyük boy cam kavanoza aktaralım. Kaloriferin üzerine koyup kabarmasını bekleyelim. Kavanoza ip veya lastik bağlarsanız ne kadar kabardığını kolayca takip edebilirsiniz.

Geniş bir kapta 250 gram (2,5 su bardağı) tam buğday unu ve 500 gram (5 su bardağı) unu 1 tatlı kaşığı kaya tuzunu karıştıralım. 1 su bardağı ekşi maya ilave edelim. Mayanın artan kısmını sonra tekrar kullanmak üzere un ve su ile besleyip buzdolabına kaldıralım.

Hamur karışımına 3,5 bardak su ilave edip yoğuralım. Hamurun yapısı ele yapışan bir kıvamda olmalı. Havlu ile kabın üzerini örtüp mayalanmaya bırakalım. Biz akşam yapmaya başladığımız için sabaha kadar mayalanmasını beklemiş olduk.

Sabah olduğunda hamurumuz artık iyice gevşemiş ve dinlenmişti.

Gözenekleri tam olmasa da, ilk olan her zaman en güzelidir. YD Mutfak – 2018

Pişirme kısmında herkes kendi fırınına ayar yapmalı. Biz fırınımızı fanlı alt üst 200-250 dereceye ayarlamıştık. Fırın kaplarımızı ısıtıp içlerine çok hafif zeytinyağ sürüp hamuru aktaralım. Ekmeğin kızarması için hamurun üzerine biraz su sürelim ve görsellik için un serpelim. Bıçakla şekil de verelim. Isınmış ve içinde biraz su olan fırın tepsisine kaplarımızı yerleştirelim. Artık pişmeye hazırlar. 30-40 dk içinde hazır olacaktır.

Ekmekler kabarıp üstü kızardığında alt üst ayarında değişiklikler yapabilirsiniz. Yanmayıp içinin de piştiğinden emin olmak için bıçak batırıp test edebilirsiniz. Ekşi mayalı ekmeğiniz yuvanızı mis kokutmuşsa bu iş oldu demektir.

Ekşi Maya

Ekşi Maya Nedir?

Ekşi maya demek, tam buğday unuyla suyun karışımında ortaya çıkan mikroorganizma demektir. Yani maya bildiğiniz nefes alan, beslenen, büyüyen ve ölen bir canlıdır. Daha doğrusu canlılar topluluğudur. Bu yüzden mayayı sadece basit bir gıda olarak değil, sizlere gıdalar hazırlayan evcil hayvanlarınız olarak düşünmeniz daha doğru olur.

Ekşi Maya Tarihi

Ekşi mayanın tarihi hakkında kaynaklarda çok çeşitli bilgiler yer almaktadır. Tam olarak ne zaman ortaya çıktığı, ilk kimin kullandığı kesin olarak bilinmemektedir. Ancak milattan önce 4000 yıllarında Mısır’da ilk olarak kullanıldığına dair kayıtlara tarihi vesikalara ulaşılmıştır.

Herşeyin başladığı nokta. Biraz un, biraz su. Hepsi bu. YD Mutfak – 2018

Ekşi Maya Hazırlamak İçin Gerekli Olanlar

Ekşi Mayanın hazırlanışı için iki temel gıdaya ihtiyaç bulunmaktadır. Un ve su. Bu kadar. Başka en ufak bir şeye ihtiyacınız olmasa da herkesin ekşi mayasının aynı olmaması veya hiç olmamasının nedenlerine konunun başında değinmekte yarar var.

Öncelikle ilk olarak, un denildiğinde herkesin aklına aynı şey gelse de içerik olarak unlar çok çeşitlidir. Buğdayın öğütülerek ve hiç bir başkaca işlemden geçmeden ortaya çıkan haline “tam” denir. Ekşi maya hazırlamak ve sonrasında beslemek için kullanılan un da işte bu unun “tam” halidir.

Burada ikinci olarak altı çizilmesi gereken husus, buğdayın çeşididir. Buğdayın, tıpkı domates, zeytin, biber ve daha nicesi gibi tek bir çeşidi yoktur. Karakılçık, İza, Kızıl Anadolu, Kavılca, Siyez ve Dinkel gibi onlarca çeşidi vardır. “Yeşil Derman ailesi olarak bizler ekşi maya için, “Karakılçık” olarak bilinen bir buğday çeşidinin “tam” halini kullanıyoruz. Ancak sizler elbette başka bir buğday çeşidinin tam halini tercih edebilirsiniz.

Bu aşamada dikkat edilmesi gereken husus, marketlerde satılan paketli endüstriyel “tam” buğday unlarının “mikroorganizmalar” barındırmaması için çeşitli işlemlerden geçirilmesi söz konusu olabilmektedir. Bunun sonucu olarak da ekşi mayayı ortaya çıkaracak mikroorganizmalar da gelişememektedir.

Ekşi mayayı hazırlarken kullandığımız tam buğday unu kadar, suyun niteliği ve ortam sıcaklığı da ekşi mayanın oluşumuna ve gelişimine etki eder. Dahası her evin mikrobiyotası, yani o evde yaşayanların oluşturdukları bakteri florası da kendine has olduğundan bu husus dahi ekşi mayanın gelişimine müspet veya menfi etki etmektedir. Bu nedenle aşağıda geniş olarak izah olunacak ekşi maya hazırlanışı aşamalarını tamamen aynı olarak yaptığınızı düşünseniz de, steril bir laboratuvar ortamında çalışmadığınız müddetçe elde edeceğiniz sonuçlar aynı süreçleri takip eden kapı komşunuzla aynı olmayabilir.

İki temel ihtiyaçtan sonra, maya gelişimini iyi bir şekilde takip edebilmek için bir cam kavanoza ve lastiğe de ihtiyacınız var. Cam kavanoz gözeneklerin yapısına, lastik ise mayanın gelişim kapasitesi hakkında fikir verecektir.

Son olarak ekşi maya hazırlama sürecinde hassas bir mutfak terazisi de çok büyük yardımcı olacaktır. Çünkü ekşi maya hazırlama, besleme ve sonrasında ekmek yapma aşamalarında göz kararı “doğru” karışımlar yapmak oldukça zordur. Dahası eğer süreç sonunda elde ettiğiniz şeyden memnun olmazsanız, nerede, neyi ve ne kadar değiştirmeniz gerektiğini de anlayamazsınız.

Sonuç olarak işe koyulmadan önce elimizde olması gerekenler ve tüm süreç boyunca kullanacak olduğumuz malzemeler, tam buğday unu, içme suyu, ahşap kaşık, cam kavanoz, lastik ve mutfak terazisi.

Haydi şimdi başlayalım.

Ekşi Mayayı Hazırlama Aşamaları

Yukarıda anlattığımız tüm hususları göz önünde tutarak aşağıdaki adımları takip ederseniz 5 – 7 gün içinde kendi ekşi mayanıza sahip olabilirsiniz.

  1. Gün: Mayanız hazırlık aşamasında 24 saat esasına dayalı bir bakım isteyecektir. Bu yüzden un ve suyu bir araya getireceğiniz saate dikkat edin. 1. gün yapmanız gereken 10 gr (1 yemek kaşığı) un ve 10 gr (1 yemek kaşığı) ılık (85 derece) suyu karıştırıp, cam bir kavanozda karışımın üst kısmında lastikle işaretli olarak üstü örtülü olarak, ikinci gün işleme kadar ellenmeyecek bir köşede -çocuklu aileler için önemli bir nokta-, bu karışımı oda sıcaklığında (21 derece) bekletmeye almanızdır.
  2. Gün: Yine aynı saatte mevcut 20 gr ağırlığındaki karışımınızı; 40 gr un ve 40 gr ılık (85 derece) suyla beslemelisiniz. Teknik olarak buna (20/40/40) şeklinde besleme yaptığınız için (1/2/2) besleme denir. Ekmek yapanlar bu oranları çok sevdiğinden sizlerin de bu oranlara alışmanızı tavsiye ederiz.
  3. Gün: Yine aynı saatte elinizdeki 100 gr ağırlığındaki karışımın üstünden 50 gr alınır ve kenara ayrılır. Geriye kalan 50 gr yine (1/2/2) oranında beslenir. Bu da 50 gr mevcut karışım, 100 gr un ve 100 gr ılık (85 derece) su demektir.
  4. Gün: Bugün elinizde 250 gr karışım bulunmaktadır. Yine 250 gr ağırlığındaki bu karışımın üstünden 200 gr alınır ve kenara ayrılır. Geriye kalan 50 gr yine (1/2/2) oranında beslenir. Bu da 50 gr mevcut karışım, 100 gr un ve 100 gr ılık (85 derece) su demektir.
  5. Gün: Dördüncü gün yapılan işlem aynen tekrar edilir.
  6. Gün: Beşinci gün yapılan işlem aynen tekrar edilir.
  7. Gün: Bir önceki güne göre mayanın lastiğe göre iki kat büyüdüğünü görebiliyorsanız ve gözenekli bir yapı ve ekşi bir koku oluştuysa mayanız olmuş demektir.
Yedi günlük besleme süreci sonunda oluşan bir ekşi maya. YD Mutfak – 2018

Ekşi Mayanın Saklanması

Ekşi mayanın olduğuna kanaat getirdikten sonra, ekmekçilerin adeti olduğu üzere kendisine bir isim vererek, dolapta +4 derecede saklamaya alıyoruz. Eğer dolabınızda bunu ayarlama imkanınız yoksa, bu kısım genellikle dolaplarda buzluktan en uzak köşesidir.